Anasayfa | Üyelerimiz | Ziyaretci Defteri | Haber Arşiv | İletişim
Sosyologum
Sosyologum
Yaşam Kalitesi
Havanı Koru!
"SİYASET, TARİH, YÖNETİM BİÇİMLERİ VE TÜRK DEVRİMİ"

 

SİYASET, TARİH, YÖNETİM  BİÇİMLERİ VE TÜRK DEVRİMİ

 

Siyaset kavramının tarihsel boyutları araştırıldığında, terimin kullanımının İ.Ö’ ki zamanlara dayandığı görülür. Aristo’nun ; “İnsan siyasal bir hayvandır” özdeyişi bu kavramın tarihselliğini ve insan yaşamına koşut olarak geliştiğini açık bir şekilde özetler.  Siyaset ;

“ Ülke , devlet ve insan yönetimi” olarak tanımlanır. Siyasetin bir süreç yönetimi olduğu da söylenebilir. O yüzden “Vizyon”, siyasetin temel unsurudur. Asıl amaç bir hükümetin, krallığın ya da yönetim biçiminin uzun vadede iktidarda kalmasıysa, etkili bir vizyon belirlemek ve bunu halka empoze etmek gerekir. Halkın mevcut siyaseti içselleştirmesi ve kabul etmesi ise,o iktidarın meşruiyet derecesini oluşturur. Günümüzde Cumhuriyet yönetimlerinde ve Batı  Demokrasilerinde Halk tabanında kabul görmeyen bir siyasi partinin iktidarda uzun süre kalma şansı yoktur.

 

            Yönetim biçimleri ve siyasi rejimler incelendiğinde ise, tarih boyunca yönetim biçimlerinin evrim geçirdiği görülür. Bu evrimlerde ise; yaşanan savaşlar, kıtlıklar, ekonomik krizler, kaynakların el değiştirmesi ve adaletsiz dağıtımı, kavimlerin ve toplumsal grupların verimli toprak arayışları ve buna koşut göçler, devrimler etkili olmuştur. Toplumsal değişim ve sancıların siyasi rejimlerde büyük oranda etkili olduğu görülür. Bu toplumsal değişimler ve sancılar ise düşünsel temellerine koşut olarak belli siyasal düşünceleri oluşturur. Bu yönetim biçimleri genel olarak ; Aristokrasi, Teokrasi, Meritokrasi, Plütokrasi, Mutlak Monarşi, Meşrutiyet(Anayasal Monarşi),Oligarşi, Demokrasi ve Cumhuriyet tipi yönetimlerdir. Orta çağda, Avrupa’daki Rönesans ve dinde reform akımlarına kadar Batı toplumlarında bir karanlık çağ yaşanmıştır. Bu çağda Feodal Düzen hakimdir ve “herkes herkesi adamı”dır. Yerel toprak işletmecileri, “senyör-vassal”  ilişkileri ve feodal beyler  bu dönemin aktörleridir. Feodal düzende Roma İmparatorluğu’nda olduğu gibi imparator geniş yetkilerle donatılmamıştır. Bu yetkiler daha çok “Magna Carta” anlaşmasıyla sınırlandırılarak, feodal beyleri ve ruhban sınıfını Kral’a karşı güçlü kılmıştır.Daha sonra ulusal monarşilerin oluşmasıyla,yetkiyi tanrıdan alan  Krallar tek adam rejimiyle mutlak monarşileri getirmişlerdir.  Rönesans çağında ve 30 yıl savaşlarından sonra Anayasal Monarşiler oluşmaya başlamıştır. Bu durum Kral’ın tek başına iktidarını, halkın seçtiği bir meclis ve parlamenter bir sistemle kısıtlamıştır.  Anayasal Monarşiler yani Meşruti Yönetim biçimleri, “Cumhuriyet” tipi yönetimlerin alt yapısını oluşturmuş ve ulus devletin habercisi olmuştur.

 

            Yaşadığımız çağa yön veren en önemli olaylar ise Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimidir. 18 YY sonunda artık Monarşi düzeni, Kral erki,Oligarşi ve meşruiyetini dinden alan Teokratik siyasi düzen Batı Avrupa’da yerini Cumhuriyet’e bırakacaktır. Aydınlanma, bilimsel devrimler, pozitivist akım, rasyonalizm gibi kavramlar  bu çağa yön verecektir artık. Gelişen ticarete paralel olarak ortaya çıkan burjuvazi sınıfı kralın yönetiminden artık şikayet etmekte, toplumsal üretimde önemli payı olmayan aristokrasi sınıfının elinden iktidarı almak istemektedir. Yetkiyi tanrıdan alma, babadan oğlu geçme gibi gelenekler artık toplumsal tabanda talep görmemekte; doğal hukuk, toplumsal sözleşme, ulus devlet ve halkın yönetimine dayalı bir yönetim talep edilmektedir.

 

Görüldüğü üzere bu yönetim biçimleri batıda ,“tarihsel diyalektik” bir süreci izlemiş ve birbirinin devamı olmuştur. 1919 yılına kadar Türkiye topraklarındaki siyasi tarihe baktığımızda 600 yıllık bir ümmet toplumuyla karşılaşırız.  Yetkisini tanrıdan alan padişah tebaasını İslami ilkelere göre yönetir bu sistemde. Azınlıklara ise kısmen özerk bir yönetim inisiyatifi vererek, bu azınlıklardan imparatorluğun gelir kaynaklarından  “cizye” denilen vergi toplanır. Enderun mektebinde,  devşirilen Arnavut,Sırp, Ermeni, Boşnak gibi kurucu Türk unsuru dışındaki  azınlık  gruplar okutulurken, Türk unsuruna medreselerde dogmatik eğitim sistemi dayatılır. Aslında Osmanlı’da Türk’ün toplumsal ve siyasi hayattan dışlanması, Fatih Sultan Mehmet’in, Türk Sadrazamı Çandarlı Halil Paşa’nın boğazını vurdurarak yerine Ermeni Zaganos Paşa’yı sadrazam yapmasıyla başlar. Yönetimi azınlık, halkın çoğunluğu Türk olan bir yapı ortaya çıkar Osmanlı toplumsal hayatında. Padişah tanrının elini kullanır ve halk koşulsuz “Biat”  düzeninde,  “Valla Padişah Bilir” düşüncesiyle yaşar. Halk ve iktidar arasındaki çelişki uzun yıllar devam etmiştir. Bu düzene ilk başkaldırı “İttihat Terakki Devrimi” yani 1908 Türk Devrimidir. Daha öncesinde de Namık Kemal ve Mithat Paşa’lara kadar uzanır. Türk’lük, Milliyetçilik, Asla dönüş, Tam bağımsızlık, Milliyetçilik duygularının yeşerdiği, Kapitülasyonların kaldırıldığı bir dönemdir. Bu dönem Jön Türk dönemidir. Azerbaycan’dan gelen Halkçı ve Devrimci Hüseyin Zade Ali, Yusuf Akçura, Selanik’te yetişen subaylar olan Ömer Naci, Resneli Niyazi, Enver Paşa’ların, Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp’lerin büyük Türk İttifakıdır. Bu hareketin içinde 31 Mart olayında hareket ordusunda yer alan ve daha sonra Çanakkale zaferini yöneten Mustafa Kemal de vardır.Milli Şehidimiz Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i asan Nemrut Mustafa Mahkemelerinin zihniyetini tarihten silmek için,  Mondros’tan sonra yola çıkar Mustafa Kemal Paşa Anadolu topraklarına doğru. Balkan’lardaki milliyetçi ayaklanmaları ve Hicaz’da İngiliz işgal kuvvetleri ve istihbarat servislerinin kışkırtmasıyla ayaklanan Mekke Şerifi Emir Hüseyin gibi Osmanlı’dan ayrılmak isteyen toplumsal grupların eylemlerini doğru okumuştu Gazi Mustafa Kemal. Gazi daha Samsun’a çıkmadan önce, Ulus Devlet kavramını içselleştirmiş, Halkın Egemenliği ve Cumhuriyet düşüncesini düşünce sistematiğinde bilimsel  temellere oturtmaya başlamıştı. Onu,  Cumhuriyet, millet ve demokrasi düzenini anlamakta güçlük çeken ve kabul etmeyen Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Rauf Orbay gibi eskiye özlem duyan dava arkadaşlarından ayıran özellik bu yüksek öngörüsüydü. Artık ulus devlet, cumhuriyet ve milletler çağıydı. Atatürk de büyük Türk Devrimini yapacaktı. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk düşüncesiyle ve vatanın her noktasından çağırdığı delegelerden oluşan heyet-i temsiliye, Sivas ve Erzurum Kongre’leriyle Türk kurtuluş hareketini toplumsal meşruiyete dayandırdı  ve sonrasında Birinci Meclisi, Kuvayi Milliye Meclisini kurdu. Sonrasında Lozan Zaferi,Cumhuriyetin İlanı  ve Türk halkının egemenliği. Görüldüğü üzere Atatürk bu olayları hep bir sistematiğe dayandırmıştır. Kurduğu Cumhuriyet ise günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. Bugün yaşanan sancı ise Atatürk Devrimlerinin 1938’den sonra uygulanamamasıdır. Bu süreç İstemeden de olsa İkinci Adam Milli  Şef İsmet İnönü döneminde başlamıştır. Yaşanan ikinci dünya savaşının etkileri, Stalin’in boğazlar ve Kars üzerinde hak iddia etmesi, Hitler’in dünyaya meydan okuması,faşist akımlar İsmet İnönü’yü Amerika’ya yanaştırmıştır. 1946 seçimlerinde çok partili düzene geçilirken, Demokrat Partinin aldığı oy oranı, halkın dinsel taleplerini ortaya çıkarmış, “din” unsurunun siyasi rant aracı olması  Kurtuluş Savaşı önderi İsmet İnönü’yü telaşa düşürmüştür. Yönetimi Demokrat Partiye kaptırmamak için, popülist politikalarla imam hatipler,ilahiyat okulları ve türbeler açılmıştır.Bu durum bir telaşın ürünüdür. Halk, Mustafa Kemal’in devrimlerini yeterince özümseyememiştir ve bu devrimlerin özümsenmesi için en az 10 yıllık bir döneme daha ihtiyaç vardır. 1950 14 Mayıs Seçimleri ise Demokrat Partinin zaferiyle sonuçlanmıştır. Atatürk Devrimleri kesintiye uğramıştır. Günümüzde bir takım siyasi gruplar, kendilerini Karşı Devrim’in askerleri gibi görmekte, eski biat düzenini geri getirme çabaları içine girmektedirler. Bu düzen ise hükümdarın tek erki ve halkın koşulsuz itaat etmesiyle vücut bulur. Bu son cümle bugün belki Türk Halkına bir şeyleri çağrıştırıyor ve bir bilincin vesilesi ve şiar kaynağı oluyordur.

 

Siyasi ve sosyolojik kavramları bilmeden yorum yapmak, fikir üretmek mümkün değildir  ve temelsizdir. Sosyal meselelerde, Bilimsel ve tarihsel yöntemi izlemeden, bilgisizce yapılan yorumlar yönü belli olmayan düşüncelere neden olur. Siyasi kavramları irdelerken, sosyal ve siyaset bilimlerinin önemli yönlendirici unsuru “değer yükleme”, sosyal bilimcilerin kaçınamadığı bir olgudur. Aristokrasi’den demokrasiye ve Cumhuriyet’e, bütün yönetimler değer yüklüdür. Kimi, kaynakların dağılımında eşit davranmaz, kimisi ise adaletli dağıtımı ve tam bağımsız ulus devlet ve halkın egemenliğini temel felsefe edinir. Bu siyasi rejimleri incelerken rejimlerinin idealleriyle değerlendirmek ve ona göre yorum yapmak doğru olacaktır. Toplum yararına taraf olmak siyaset’in kaçınılmaz sonucudur. Büyük önder  Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in değerlerini ve devrimlerini savunmak ise Türk Milleti’nin tarihsel sorumluluğudur.

 

KEREM ZELYURT

MAR. ÜN.  DOKTORA ÖĞRENCİSİ-EĞİTİM UZMANI

7 Mayıs 2010

 
Bu Yazı 07.05.2010 17.30 Tarihinde   Tarafından Yazılmıştır...
Bu Yazı 3376 Kez Okunmuştur !
Diğer   Yazıları


Bu Yazıya Henuz Yorum Yapılmadı !
Bu Habere Yorum Yapmak İçin Üye Girişi Yapın !
Üye Değilseniz Üye Olmak İçin Tıklayın !
Sosyologum
Spor sosyolojisi
Suç Sosyolojisi
Sosyologum
Sosyal Danışman
Rehberlik
Sosyoloji Bölümleri
Sosyologum
Türk Sosyologları
Yabancı Sosyologlar
Genç Sosyologlar
SAYFAMIZI BEĞENDİNİZ Mİ?
Çok İyi
İyi
Kötü
Orta
Sosyologların geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Belirsiz
Çok iyi
Kötü
Kullanıcı
Adi :

Şifre :
  Üye Ol!
 
 
Metin Kılıç -- SIR (1. Baskı)
Etnisite ve Spor Metin Kılıç
ESWEBPORTAL © 2008
Programlama ve Tasarım 'ESDER Bilişim Kulübü'